‘Pazarlama’ kategorisi için Arşiv

Google Buzz

Cuma, 19 Şubat 2010

Google Buzz, Google tarafından 9 Şubat 2010 tarihinde lansmanı yapılmış bir ürün yani bir hizmettir.

Google Buzz, sosyal medya dediğimiz ürün gamına dahildir. Bu bağlamda fotoğraf, video, linkler ve videoların paylaşımında kullanılmaktadır. Aynı anda anlık iletişim için de kullanılmaktadır. Gmail ile entegre şekilde kullanılmaktadır.

Picasa, Flickr, Google Reader, YouTube, Blogger ve Twitter şu an için Buzz’a entegre olan araçlardır. Buzz’un ortaya çıkmasının sebebi, Google’nin sosyal ağ olan Facebook ve mikro blog sayılan Twitter ile rekabet etme isteğidir. Ayrıca Google’nin yine kendi ürünü olan Google Reader ile de entegre olmuştur.

(daha fazla…)

Sosyal Medya

Çarşamba, 17 Şubat 2010

 

  • Dünya üzerinde her üç kişiden ikisi sosyal ağları ziyaret ediyor. (Nielsen,2009)
  • Twitter’ın geçtiğimiz yıl için büyüme oranı: % 1500 (Nielsen,2009)
  • Twitter’da açıldığı günden bu yana 6,7 milyar tweet gönderildi. (Gigatweet, 2009)
  • Her gün YouTube’da 100 milyon video izleniyor ve dakikada 20 saatlik video yükleniyor. (YouTube, 2009)
  • Her gün Facebook üzerinde 8 milyar dakika geçiriliyor ve 285 milyon adet içerik paylaşılıyor. (Facebook, 2009)
  • 350 milyon aktif kullanıcısı ile Facebook bir ülke olsaydı Çin ve Hindistan’dan sonra dünyanın en kalabalık üçüncü ülkesi olurdu. (Wikipedia, 2009)
  • 307 milyon üyesi ile YouTube ise Çin ve Hindistan’ın ardından yine üçüncü en kalabalık ülkesi olurdu. (YouTube, 2009)
  • Türkiye Avrupa’nın internette en çok zaman geçiren ülkesi. (Comscore, 2009)
  • İnternet kullanıcılarının sadece yüzde 65,1′i e-posta kullanmış, sosyal ağları kullananlar ise yüzde 68. (Nielsen, 2009)
  • 14 milyondan fazla kullanıcıyla Türkiye Facebook’ta en aktif üçüncü ülke. (Facebook,2009)
  • Friendfeed’in dünyada en popüler olduğu ülke Türkiye. (Alexa,2009)

(daha fazla…)

Pazarlamanın perde arkası: Ayna Nöronlar

Cuma, 12 Şubat 2010

Ayna nöronların keşfi pazarlama ve reklamcıların ekmek yemesine vesile olan önemli bir keşifmiş. Martin Lindstrom tarafından yazılan Buyology isimli kitabı okudum geçen gün ve hoşuma giden kısımları kendi örneklerimi de ekleyerek sizlerle paylaşmak istedim..

Ayna nöronları inceleyen ilk kişi Giacomo Rizzolatti olmuştur. Etik sebepler dolayısıyla insan beyni üzerinde elektrot yerleştirme izni olmadığı için araştırmalar makaklar üzerinde yapılmıştır (Yıl 1992). İncelemelerde nörologların motor öncesi bölge dedikleri bölge incelenmiş. Maymun bir cevizi kaparken bu bölgede aktivite görülmüş. Bir gün Rizolatti, öğrencilerinden birisini elinde dondurma külahıyla görünce maymunun ona imrenerek baktığını ve motor hareketler esnasında aktif olan kısmın tekrar aktif olduğunu fark etmiş. Maymun hiçbir eylemde bulunmamış olmasına rağmen dondurmayı yemiş olduğu takdirde beynin göstereceği tepkiyi vermiştir. Bu nöronlar bir eylemi başkasında gözlemlerken harekete geçen nöronlarmış.
Bu nöronların çalışması belli bir nesneyi içeren hareketlere verilen tepkilerle olurmuş. Yani koşmak yürümek değil de, birisinin karpuz yediğini görüp canınızın karpuz çekmesi gibi nesne (karpuz) içeren durumlar gibi… Çocukken en çok dondurma çekerdi canım. Demek ki o bölge aktive oluyormuş…

Mesela bilgisayardaki motor yarışında kafanızın istemsice sağa yatması, futbol maçı izlerken şut atılınca kasılmanız, sinemada Ada ile Alper (Issız Adam)’in son sahnesinde gözleriniz dolması, hastahanelerde kendimizi hasta gibi hissetmemiz, babanne/annanenizin vurdulu kırdılı filmleri izlerken of of ay ay demesi… Bunların hepsi ayna nöronların marifetidir.
Hatta birisinin başına gelen kötü olaylardan zevk almanın bile ayna nöronlarla ilgili olduğu düşünülür. ESNEME.. ESNEME.. Esnediniz mi? Yani ayna nöronlar sadece gözlemlerken değil, dinlerken, okurken her zaman olabilir.
Belki de köpeğimi denizin üstünde kucakladığım zaman patilerini yüzer gibi yapması da bundandır.

Şimdi öğrendiğimize göre uygulamaya geçelim. Bir mağazanın vitrinine bakıyoruz. Mankenin üstünde daracık çok hoş bir kot taşlanmış, çok tatlı bir pembe bluz yazlık… Fular… Veya çok hoş bir takım beyaz.. Siyah şık bir gömlek..


İçsesiniz: Ah ben de alsam şu kottan bir de bluz.. Fırfırlı .. Ben de böyle gözükürüm, işte tam bu manken gibi.. XX veya XY de çok beğenir beni böyle görünce.  Dışses: Pardon ben bu bluz ve kotu denemek istiyorum, …. alıyorum bunları… Trink! İşte olay bu kadar basit!

Özenmek, bir kişiliğe bürünmek

Bu fikirle ortaya çıkan hangi ürünler var desem aklınıza gelmez ama yardımcı olayım o zaman fark edeceksiniz:
1.Nintendo Wii Guitar Hero: Gitarınızı boynunuza asıyorsunuz ve şarkıyı çalmaya başlıyorsunuz. Ve bir anda kendinizi gerçekten şarkıyı söyleyen gibi havalı karizmatik ve beğenilen birisi gibi hissediyorsunuz. Ayrıca onun gibi gitar çalabildiğinizi, aynısını yapabildiğinizi düşünüp kendini becerinize hayran kalıyorsunuz. Fiyat 90 dolar civarında.
2. Giyim’de bunu herkes yapıyor ama Abercrombie Fitch bunun en kralın yapıyor arkadaşlar. O taze beyinler Abercrombie giyince mağazalardaki koca göğüslü albenisi hayli yüksek mankenler gibi çekici, veya o kaslı erkekler gibi karşıkonuamaz olduklarını hissediyorlar. Ve bu hisle dolup taşarken içleri, aynı anda kollarının altına birkaç üst baş sıkıştırıp kasa kuyruğunda heyecanlı bir bekleyişe başlıyorlar. Abercrombie Fitch Londra mağazasında evet, gerçekten de 2 metrelik kasa kuyruğu var, şahidim ben gördüm. Kasayı terk ederken elde o fiyakalı abercrombie fitch yazılı poşetlere çıkmanın manevi değeri pahabiçilemez.

Ayna nöronlardan bahsederken çağrışımlardan bahsetmiştim. Ayna nöronların çalışmasının ökoşulu dopamindir. Yani bağımlılık yapıcı mutluluk salgısı. Yeni olan birşeyleri satın alırken insan heyecanlanır o sırada dopamin salgılanır. Hatta kimi zaman satın alma düşünüldüğünde dopamin salgılanır ve satın alma işlemi çok hızlı olur. Ertesi gün bunu ben neden aldım diyebilirsiniz. Mesela mağazalarda çok duydum şunu:
Müşterinin beyninde akıp gider düşünce: Evet evet yeni birşey yeni bir elbise ihtiyacım yok ama güzel bu güzel! Haydi almalıyım almak almak!
Ödeme yapılır.. Dopamin salgısı en yüksektedir… Kapıya yönelinir..
Kasiyer: Hanımefendi paketinizi almayı unuttunuz!
Hatta belki 1 yıl sonra müşteri şöyle düşünebilir: Bunu da aldım ama hiç giymedim… Versem mi birisine? Rengi de soluk gösteriyor zaten beni..

Sırf kıyafette değil iPhone’dan Harley Davidson’a kadar tüm bu markalar bu dopamin salgısının etkisi ile bize çok havalı geliyor. Bu hava atma beğenilme duygumuzun altına karşı cinsi etkileme var aslında. Yani herşey dönüp dolaşıp cinselliğe ve karşı cinse bağlanıyor.

Yapılan araştırmalarda dopamin salgısının bir ürünü satın almaya karar verdiğimiz ilk anda salgılandığı bulunmuş. Fakat araştırmalar şunu da gösteriyor ki bu eylemi yapan 1. elden siz olmasanız birisinin bu işlemi adım adım yaşamasına tanık olsanız dahi aynı heyecanı yaşarsınız. fMRI ile yapılan beyin taramalarında bir paketi açarken veya yeni birşey satın alırken beyinde aktif olan kısım ile bir başkasının yeni birşey almasını izlerken aktif olan kısımla aynı. Diğer bir deyişle youtube’dan birisinin iPhone alışını seyretmek ile kendinizin iPhone alması aynı hisleri yaşamanıza sebep oluyor.

Dopaminin yanıltıcı etkisinden kurtulmak isteyen dopaminzedelere bir tüyo vereyim: alım kararınızı erteleyin. O dükkanı terk edip başka yere gidin eğer gün sonunda hala o ürünü almayı istiyorsanız alabilrisiniz fakat büyük bir ihtimalle aklınıza bile gelmeyecek yani almış olsanız bile unutacaksınız onu.. Eğer hatırlıyorsanız ve hala istiyorsanız kararınız kesinse gerçekten ihtiyacınız var diyebiliriz.

Markalar için ise tavsiyem, nöromarketingi yapın! Calvin Klein’in yolundan gidin. Hep ses getiren seksi çağrıştıran, hatta pornografik olduğu gerekçesiyle ertesi gün kaldırılan reklam panolar ile Klein efsane haline geldi. Marka insanda seksi, beğenilmeyi çağrıştırsın, en kısa ve en verimli yol bu!

Burası İstanbul / Here is Istanbul

Salı, 02 Şubat 2010

Mavi Jeans – Burası İstanbul

Bu yazıma başlarken aklımdaki fikir bu güzel ve başarılı sayılabilecek, fakat tabii ki de negatif geri bildirimleri de beraberinde taşıyan bir reklam filminden bahsetmekti. Fakat sonra bu reklam filmini çeken ajansı araştırdım ve Ali Taran ismiyle karşılaştım. Minik bir parafrafta Ali Taran’a yer verip devam edeceğim:

Normalde Ali Taran sektörde çok bilinir, fark yaratır bir kişi (ajans)’mış fakat sektörde olmayanlar pek ismini bilmezmiş. Hatırladığımız birçok güzel reklamın altında aslında Ali Taran Creative Workshop (ATCw)’nin imzası var:

  • Filli Boya
  • BMC (Şafak Sezer’in BMC fabrikasındaki çaycıyı oynadığı sahne, Meendis beey meendis beeyy diye gider…)
  • Fındık Tanıtım Grubu (FTG) daha doğrusu şöyle demeliyiz: Agaanigi naganigiiii
  • Ali Desidero ile Derby Traş Bıçağı
  • Mavi Jeans, Cem Yılmaz blucinini yıkar ve asar…

Ayrıca kendisi bir (işlevsel!) TV programında jüri olarak görev alıyormuş. Artık kendisini pazarlamaya geçmiş, yani ismini duymayan kalmayacak fakat hangi sektörde çalıştığını bilmeyen grup pek aydınlanmış sayılmayacak.

Buralarda yokken guerilla marketing adına Türkiye’de göğüs kabartıcı gelişmeler olmuş.

İlk adım Vodafone’dan gelmiş: Özgür cep isimli yeni tarifesini tanıtmak için kimi internet sitelerini hackleyerek 1 saatliğine kapatmış ve kendi kampanyasını duyurmuş.

Vodafone Hack adı altında trafik yoğunluğu yüksek ve 25 yaş altına hitap eden birçok site ( komikler.com, izlesene.com, ortakantin.com, sinemalar.com, webaslan.com, sporx.com, akampus.com gibi siteler) 30 sn boyunca Vodafone tarafınadan kapatıldı. Uludağ Sözlük ise bu sitelerden farklı olarak 1 saat süreyle Vodafone tarafından Hack‘lendi. Metin yazarlığı ve medya planlaması açısından (Kampanya’nın mimari C-Section medya planlaması Isobar) çok başarılı bulduğum kampanyanın amacı Vodafone’nun Cep Özgür tarifesini duyurabilmek.

Ayrıca outdoor yani dışmekan reklamlarında da sprey boya ile reklam panosunun üstüne yazılmış görünümü veren afişleri heryana koymuşlar. Dikkat çekti mi? Çekti.. Fakat bu reklamlardan hoşnut olmayan gruplar da var. Fakat hoş.. Neden?

1. Farklı

2. Outdoorlar haricindeki eylemlerin çok pahalıya patladığını sanmıyorum, getirdiği sese ve yarattığı farkındalık durumunu değerlendirirsek verimli bir çalışmaydı

3. Pasif duruştan aktif duruşa geçişin işaretçisi, triopol (denir mi bilmiyorum ben yapım!) bir pazardan bahsediyoruz, biraz aktivite olmalı. Yurt dışında O2, Orange, Vodafone , 3, T-Mobile çok güzel müşteri kapmaya oynuyorlar!

İkinci adım Mavi Jeans’ten gelmiş: Burası İstanbul adı ile iddialı bir reklama başlamışlar. Mavi Jeans’in birçok ürününde İstanbul teması işlenir. Tişörtlerde net biçimde görebilirsiniz. Bu reklamlarla yeni bir tarzı, özgün tarzı savunan, İstanbul’un  kapalılıktan, tekdüzelikten yani geleneksel yapısından sıyrılıp kozmopolit yapısını ön plana çıkaran, değişimi ve farklılığı kaldıran bir şehir olarak vurgulanmış.. Bu reklam özellikle hoşuma gitti. Nedenler???

1.Ali Taran’ın elinden çıkmış olması beğenimi toplamasına yetti,

2.Reklam sadece Türkiye’de değil yurt dışında da here is Istanbul şeklinde yayınlanıyormuş.. Istanbul’u tanıtan bir güzel reklam olduğu için sevdim

3.Anlatması zor ama İstanbul’a özgü karakterler marka üzerine yansıtılıyordu. İstanbul’u seven birisi, bu markaya da sempati duyacaktır. Bkz: DKNY de New York üstünden gidiyor..

4.Negatif tepki de alacaktır. İstanbul’un iki ucu var sonuçta sen kimi kandırıyorsun kardeşim diyenler de olacaktır. Burası Bursa! İstanbul değil diyen de olacaktır.. Tahminimce negatif tepkinin geldiği kesim de hedef kitle değildir. Yeni bir tart bir görünüş arayan kendini ifade biçimi olarak giyim ve modayı gören genç kesime bu mesaj ulaşmış olacaktır..

5. Fark edenler olmuştur, Mavi Jeans olarak değil Mavi olarak yapıyorlar reklamı, yani ürün grubunu kısıtlamıyorlar.. Başarılı! Zekice..

Sonuç olarak güzel çalışmalar, emek var, fikir var, başarısız bile olsa bunları görmek güzel, daha fazlasını bekliyoruz!

Ekvator Cafe, Web2.0′ı kullanıyor

Çarşamba, 27 Ocak 2010

Facebook’ta gönderilen davetiyelere, gruplara pek bakmam ilgilenmem, çoğu gereksiz geliyor. Pazartesiden nefret eden n! kişi bulabilirm gibi isimlerle kurulan garip gruplar mevcut. Fakat daha önceki yazımda da yer vermiş olduğum gibi markalar, gerek giyim kuşam olsun gerek yemek içme mekanı olsun web2yi pazarlama aracı olarak kullanıyorlar.

Hedef kitleye ulaşma yolunca kullandığınız her yol doğru yoldur.

Facebook’ta bir etkinlik davetiyesi aldım.

HERKES ÜCRETSİZ BEŞİBİRYERDE KAZANIYOR :)

LİSTEMİ DAVET EDERİM,ÜCRETSİZ BEŞİBİRYERDE SHOTLARIM

Etkinlik sayfasında neler yapmanız gerektiği adım adım yazıyor. Arkadaşlarınızı Ekvator Cafe Grubuna davet ediyorsunuz. Bunu da görüntülü birşekilde kanıtlıyorsunuz. Bu etkinlikten sorumlu olan arkadaşa e-mail yolluyorsunuz. Daha sonra Ekvator Cafe’ye gelip garsonlara isim soyadınızı söylüyorsunuz,  ve beşibiryerde isimli shot serisini ücretsiz olarak alıyorsunuz.

Bunun neresi pazarlama diyen birisi olduğunu varsayarak ona cevap vermek istiyorum:

1. Ekvator Cafe neymiş gibi sorularla insanlarda farkındalık yaratılıyor. Sadece benim başıma gelmiyordur. Herkes Taksim’e gittiğinde bu sefer de yeni bir mekana gidelim diyordur. Nereye gidelim gibi sorular sorular ve grup yine en son gidien yere gider. Fakat bu etkinlik ile Ekvator Cafe’den haberdar olan arkadaşımız Xcan der ki: Ekvator Cafe diye bir yer varmış Mc Donalds’ın sokağında bi bakalım oraya baba! şeklinde bir muhabbetin gelecekte geçmesi çok olası.

2. Önce ücretsiz olarak shot’lar içilecek. Ondan sonra hop diye kalkılmaz, birşeyler daha ısmarlanır. Böylece müşteri çekilmiş olunur.

3. Gelenlerin mekanı sevmesi sonucunda alışkanlık olarak sürekli oraya gitmesi ihtimali mevcut. Yani, bağlılık oluşur. Ve bir müdavim, yanında sürekli başkalarını getirir. Reklam yapmaya verilecek para ile sadece 2-3 içki maliyeti olur ki o da kıyaslanırsa çok büyük bir mebla olmasa gerek.

Ekvator Cafe’nin ilk çalışması bu değil aslına bakarsanız daha önce de kimi denemeleri olmuştu. Kısmen vakit öldürücü de olsa kısa süreli bağımlılık yaratan bir oyun vardı internet sitesinde. Cafe’nin maskotu olan papağanlara tıklayarak kart eşleştirme şeklindeki bir hafıza oyunuydu ve dereceye girene ücretsiz yemek veya içki veriyorlardı. 2 hafta boyunca sürekli olarak o oyunu oynadım. Ve 3. haftada pek başarılı geçmeyen sonuçlardan sonra Taksim’de dolanırken Ekvator Cafe’ye gitmeye karar verdim. Önceden benimseyip sevdiğim içnmidir, bende bir sempati uyandırmış olduğu içinmidir bilmiyorum, çok hoşuma gitti mekan. Ne zaman Taksim’e gitsem orada birşeyler yapmak istiyorum. Bu sebebini çözemediğim psikolojik bağlılığın sebebi oyunlar, promosyonlar, kampanyalar!

Yani pazarlamanın amacını bilsem de yemi yemeden duramıyorum.

Abu Dhabi

Çarşamba, 20 Ocak 2010

Abu Dhabi’den bir marka yaratmaya çalıştılar. Bu anlamda çeşitli çalışmalar yapıldı. Hem marka yaratma adına hem de şehirde turist çekme amaçlı yapılar yaratmak şeklinde çalışmalar oldu.

Öncelikle bir logo çalışması yapıldı. Font Arapça gibi duruyor fakat Latin harfleri ile Abu Dhabi kullanılmış.

Yaratılan markanın gelişimini takip etmek için ve gereken stratejileri uygulamak için yönetim kademesinde bir kurul kuruldu. The office of the Brand  of Abu Dhabi, yani Abu Dhabi Marka Ofisi. Hükümetteki bu yeni kurumun iki temel görevi var. Birincisi markayı yaratmak; görsel ve yazınsal anlamda Abu Dhabi Emirliğinin varlığını marka ile bağdaştırmak. İkincisi, marka kimliğini korumak ve onu yönetmek.
İlk görev, Abu Dhabi Turizm Bakanlığı tarafından yönlendirilen, destinasyon pazarlama kampanyalarını yürütmeyi bünyesinde barındırıyor.
Diğer yerel  sektör kuruluşları bu pazarlama çalışmalarının meyvasını FDI olarak almayı umuyorlar.
Turizm açısından Abu Dhabi’nin çok net bir hedef kitlesi var: kültür avcıları. Bu grup, gezmeyi kendilerine birşey katmak, yeni ülkelerde yeni deneyimler peşinde koşmak olarak görüyorlar. Ve en önemli etken de maddi açıdan bir sıkıntıları yok. Hedefledikleri pazar UK, Almanya ve Fransa. Lüks peşinde koşan,  dünya çapındaki yenilikleri ilk elden denemek isteyenler. Bu kitle için Abu Dhabi’nin çekici yönleri: otantik, vakur, kültürel birikimi olan, sıcak ve insancıl, yenilikçi (kültür sentezi), petrol zengini, aktif bir iş merkezi, modern ve yüksek teknoloji sahibi, köklerine bağlı.
Zenginliklerinden bahsediyorlar, biraz resimlere bakalım mı?

Eğer Abu Dhabi bir kişi olsaydı kendisi için şunları söylerdi:

Sadece turistik mekan değilim. Dünyanın geri kalanı için daha geniş iddialarım var. Tatilciler için olduğu gibi iş gezisi yapanlar için de bu vaadim geçerli. Geçmişte doğmuş olabilirim fakat şimdiki dünyada sahip olduğum yerin farkındayım. Ülke olarak dünyanın geri kalanıyla güçlü ilişkileri olan barışçıl bir ülkeyim. Birçok ulustan insana ev sahipliği yapıyorum. Bizim değerlerimize, maddi gücümüze bakarsanız, para kazanmak için çok fazla uğraşmamız gerekmediğini göreceksiniz. Turizmden gelir elde edeceğiz diye öyle stret sıkıntı yapıp umutsuluklara kapılmıyoruz.

Abu Dhabi’nin Ekonomisine Genel Bakış

Birleşik Arap Emirlikleri’nin en yüksek enerji kaynaklarına ve GDP per capita’sına sahip emirliktir. Arap Emirliklerindeki petrolün %95′i, gazın %92’si burada. Ayrıca dünyada şimdiye kadar bulunan petrolün 9%’u, ve dünyadaki doğal gaz rezervinin yaklaşık 5%’i burada. 2010 yılı itibariyle hedefledikleri günde 4 milyon varil ham petrol çıkartmak.

Destinasyon Pazarlaması

Çarşamba, 20 Ocak 2010

Önsöz: Gitgide Türkçeyi unuttum gibime geliyor. Destination branding’i destinasyon pazarlaması olarak türkçeye çevirdim. Hatam varsa affola.

Place Branding: Bir şehrin, bölgenin ve bir ülkenin ekonomik, politik, sosyal ve kültürel gelişimini marka stratejilerini ve diğer pazarlama tekniklerini kullanarak değiştirme eylemi (Kerr, 2006)

Destination Branding: Bir bölgeyi diğerlerinden farklı kılmaya yarayan ve onu tanımlayan bir isim, sembol, logo, kelime veya grafik tasarımların birleşimlerdir. Buna ek olarak, mekan ile eşsiz bir bağlantı içinde olup, içeriğinde akıllarda kalacak bir gezi anısı yaratma vaadini taşır. Tüm farklı özellikleri tek bir çatı altında toplayıp bir deneyim sunma, yani bir nevi hediye paketi sunmaktır. Kerr, 2006.

Bu kadar tanım yeter bize.

Abercrombie’yi pazarlamak kolay çünkü çok fazla fikirle çıkmıyorlar karşınıza fakat destinasyon pazarlaması zor. Mesela bir ülkeyi pazarlamaktan bahsedelim. Çünkü bir ülkenin birden fazla vurgulanacak özelliği olacaktır. Tüm hepsini bir mesaj küpü yapmak algılayanlar açısından zorlayıcı olacaktır. Çok yönlülük negatif bir özellik olarak karşımıza çıkıyor. Ayrıca herkesin farklı beklentileri olacak. Ben Türkiye için kültür zenginliğinden bahsedip tanıtım yapsam, deniz güneş turizmi isteyenleri göz ardı etmiş olacağım ve onları elimden kaybedeceğim.  Bir diğer zorlanılan nokta da bütçe bulunması olacak. Fakat tekrar yetkililere bildiriyorum. Fonlama sağlandığı takdirde bireysel olarak tüm ülkeleri gezip 20-30 yaş aralığındaki gruba ülkemizi seve seve tanıtırım.

Birçok ‘bölge pazarlaması’ farkındalık yaratma aşamasından ileri geçemedi. Veya sadece logo, sembol veya bir slogan oluşturmakla geldiği yerde kaldı. Eyleme geçemedi. Bu tür atılımlarda başarıya ulaşanlar da genelde şu noktaları vurguladıkları için başarı yakaladılar:

  • Kimisi tarihi ön plana çekti.
  • Kimisi yerli halkın temel değerlerini vurguladı.
  • Kimi zaman ünlüler ile bağlantılandırarak dikkat çekildi.
  • Bazen başkent olma özelliği nedeniyle şehirler ilgi çekti.
  • Bazen de kozmopolit yapıda olması şehirlere tanıtımda avantaj sağladı

Kısa zamanlı kampanyalarla ön plana çıkan da oldu; uzun soluklu,konumlandırma stratejileri ile sağlam adımlarla merdivenleri çıkan da oldu.

Kitap yazanlar oldu:

Destination Branding for Small Cities, Bill Baker

Bir ülkenin pazarlamasını yapmak hızlı tüketim ürünleri pazarlaması yapmaktan daha komplike ve bur yüzden de daha güzel. Öncelikle rekabetin çok yüksek olduğu bir ortamdan bahsediyoruz. Elimizde Türkie gibi çok güzel bir denek var. Yakınımızdaki Yunanistana gelen turist oranına bakın bir de bizimkine bakın.

Yunanistan için veriler şöyle: 2005 13.3 milyon, 2006 14.5 milyon, 2007 15.29 milyon.  Türkiye için 2007 rakamı, 23.3 milyon, 2008 için 26.5 milyon turist. 2009′un 3. çeyreğine kadar ulaşılan rakam 16.3 milyonmuş. Türkiye için 8 Ocak 2010′da Ertuğrul Günay açıklama yapmış, 2010′da 20 milyon turist bekliyoruz diye.

Açıkçası bu rakamları bulmadan önce Türkiye’nin daha az turist çektiğini düşünüyordum ama yanılmışım. Bir yabancı kaynaklı haber sitesinde şuna rastladım:

Artan enflasyonla Yunanisanın övündüğü turizm endüstrisi kırılmaya başlıyor. Amerikadan ve diğer ülkelerden gelen yabancı turist sayısı azalıyor. Daha ucuz yerleri tercih ediyorlar. Ve rekabette Türkiye’nin daha uygun bütçeli tatil sunma gücü Yunanistan’ı bu endüstride alt konumlara çekiyor.

Şaşırdım, demek ki yerden yere vurmayı alışmışız artık komşudan daha iyi duruma olunca şaşırıyoruz…

Konuma geri döneyim, rekabet açısından çok değişken ve zor bir ortam mevcut. Uuluslararası platforma inandırıcılığı arttırmak ve yatırımcının güvenini kazanmak lazım. Bütçesiz yürümüyor bu işler. Uluslararası güçlü bağlantılar kurmak lazım. Yani bir nevi koalisyon gerekiyor.

Ekonomik getirilere bakarsak, turist kazanımı, ülke içi yatırımın artması, ihraç edilen ürünlerin çeşitliliğinin ve miktarının artması ve yetenekli insanlar açısından ülkenin çekiciliğinin artması gibi noktaları sıralayabiliriz.

Bu gelişmelerin ivme kazanmasını sağlayacak şeylerde illki devlet ve özel sektörün işbirliği içinde çalışması, uluslararası yatırım fonlarının çiçek gibi açması, rakamsal artışın olması :) politik yapının daha sağlam hale gelmesi olarak sıralanabilir.

Şimdi biraz görsellik katalım çok bunaltıcı olmasın… Aşağıda ülkelerin kendilerini temsil eden logo çalışmalarını göreceksiniz. Kıbrıs, Yunanistan ve İspanya’da deniz güneş teması hakim. Hollanda tipik laleyi kullanmış. İrlanda yeşilliğini vurgulayan bir yaprakla sahnede. Kanada ve Britanya bayrağından esinlenmiş. Avustralyada kanguru var.

Aşağıdaki logoyu görmeyen kalmamıştır diye düşünüyorum. Peki bu I Love N Y logosunun maliyeti hakkındaki tahminlerinizi alayım???

17 milyon dolar… cık…
Bu rakam aslında diğer tasarımlara ödenen paraya kıyaslanırsa biraz uçuk bir örnek ama gerçek!
İşe yaradı mı? Çok… Bir destinasyon imajı oluşturken dikkat edilmesi gereken kriterlere uyuyor çünkü.

1. Geçerli olmalı (New York’a henüz gitmedim. Ama doğrudur herhalde)
2. İnanılır olmalı (Seven çok, o yüzden inandırıcı. I love 5. dünya ülkesi şeklinde bir deneme başarılı olmazdı kanımca.)
3. Basit olmalı (Kafa karıştırıcılığı yok)
4.Çekiciliği olmalı (Göze hoş gelen fontu renkleri ve esprisi var)
5. Fark edilir olmalı. (Ediliyor!)
5.It must be distinctive. (İlk çıktığında tekti artık her ülke kullanıyor benzerlerini)
Şimdilik bu kadar. Bir sonraki yazımda Abu Dhabi’yi inceleyeceğiz!
Referans:
Yunanistan Turizm, http://www.speroforum.com/a/15570/Greece-Tourism-hit-hard, 20 Ocak 2010.

Turkey: Tourism Minister Expects 30 million Tourists in 2010, http://www.seeurope.net/?q=node/18786, 20 Ocak 2010

Chanel No 5, Audrey Tautou

Pazartesi, 18 Ocak 2010

Şu anda Türkiye’de gösterilmediğini duyduğum bir Chanel reklamını bloguma konu yapmak istedim. İskoçyada reklam panolarını süslüyor. Avrupada da birkaç yerde gösteriliyor olmalı çünkü internette çok fazla blogda ve websitesinde bu reklam hakkında yazılarla karşılaştım. Reklamın yönetmeni Jean-Pierre Jeunet. Pierre Juenet ile yapılan bir röportajı aktararak başlayayım.
»Her zaman gece trenlerini ve onların büyüsünü sevdim: insanın aklında soru işaretleri bırakmak için çok büyük bir olanak tanıyor. O trende bir kadının bir erkekle tanışma fikrini gerçekten çok sevdim. Her ikisi de birbirini düşünüyorlar. Birbirlerine ulaşamamanın getirdiği pişmanlığa rağmen hayatlarına devam ediyorlar. Kader ve tesadüflerle oynamayı seviyorum. Kadının hipnotize edici kokusu ile hikayenin yürüyüp gideceğini biliyordum. Soyut olana şans vermeliydik. (Soyut = intangible)

Chanel 5 ve parfümün yeni yüzü Audrey Tautou. Chanel No.5 ‘ın bundan önceki yüzü Nicole Kidman’dı. Nicole Kidman 2004′te 2 dakika süren reklam filminde oynayarak £18 milyon almıştı.Audrey’in seçilmesi çok yerinde bir karar Chanel için çünkü Audrey genç Coco Chanel’i simgeliyor. Kendisini Amelia filminden ve The Da Vinci Code filminden hatırlarsınız. Genç, kendine has bir saflığı, güzelliği ve çekiciliği var. Ayrıca çok naif ve duru bir bakışa sahip. Audrey’in seçilmesinin sebebi bence mevcut pazarı korumak ve daha genç kitleyi de müşteri çemberine çekmek. Şimdi reklam filmini inceleyelim:

İki yabancı arasında geçiyor. Tatou ve Travis Davenport Paris’ten İstanbul’a Orient Express ile geliyorlar.

Aralarında bir konuşma geçmiyor. Sadece renkler, görüntü ve İstanbulun güzelliği konuşuyor…

Ve arka planda çalan şarkı: Billie Holiday – “I’m a Fool to Want You” (Seni istediğim için aptalım).  İkisi de birbirlerine karşı bir çekim hissediyorlar, ve son olarak yanılmıyorsam Haydarpaşa tren istasyonunun içinde birbirlerini buluyorlar. Ve kamera açısı değişince farkediyoruz ki o da ne? Chanel logosu var…

Reklam filminin uzunluğu 2 dakika 25 saniye. Aslında bu rekalm filminin bir de gerçek filmi var. Mayıs 2009′da reklam filmi çekildi. Aynı zamanda da Fransa’da Audrey’in başrolde olduğu Coco Avant Chanel’in ilk gösterimi gerçekleşti. Chanel 5 sayısı ile biraz takıntılıymış diye okudum.

Chanel No5 ile ilgili olarak:

1953′te  Marliyn Monroe’ya sormuşlar… Geceleri ne giyersiniz diye, kendisi de sadece Chanel No.5 demiş… Chanel No.5′ın durmak bilmeyen başarısında celebrity endorsement (ünlü kişilerin bir ürün ile bağdaşması sonucu ortaya çıkan, ürünün yararına sonuçlanan bir pazarlama türü) etkisini görüyoruz arkadaşlar :) Kadın = Marliyn Monroe = Chanel No.5

Ayrıca 2009 yılı Chanel No.5′ın 88.yılı!

5 rakamı parfümün yaratıcısı Gabrielle Chanel’in uğurlu rakamıymış. Birçok tarihin 5 olması ile bunun biraz takıntı olma yolunda olduğunu iddia etmek mümkün. Mesela kısa filmin TV’de gösterime girmesi 5 Mayıs yani 05.05.

Marka: Abercrombie & Fitch Co. (Abercrombie)

Salı, 12 Ocak 2010

Blogumun ilk zamanlarında yazmak istediğim bir konuydu. Vakit bu vakitmiş meğer…
Konumuz Abercrombie & Fitch (A&F).

Bir İstanbullu için A&F, Beşiktaş, Bakırköy veya Kadıköy pazarından alınabilecek normalden biraz daha pahalı olan, üzerinde geyikimsi bir imge bulunan hoş renkli genç işi bir marka sayılıyor. Bizim için bir Zara’dan pek farkı yok gibi duruyor. Fakat sevgili blogseverler olay aslında hiç öyle değil. A&F’nin imajı sizin, benim, Hamlet’in, Aslı’nın bildiği imaj değil. Çünkü Aslı gerçek Abercrombie mağazası görmedi. Ben? gördüm efendim.. En sonra paylaşıyorum bu bilgimi.. Ayrıca belirtmem lazım, Abercrombie mağazası dünyada sınırlı.. Ferrari gibi, Lamborgini gibi. Çünkü patron siz değilsiniz o. Ona ulaşmak için yol katetmeniz lazım.
Nerelerde mi var?
Amerika, Kanada, İtalya(sadece Milano), Japonya (sadece Tokyo), İngiltere (sadece Londra).
yani Amerika ve Kanada’da çok yaygın fakat diğer yerlerde toplamda 3 adetcik var.

A&F bay bayan çocuk için tişörttü, gömlekti, kot pantolondu, parfümdü bu gibi şeyler satan bir giyim markası. Asıl hedef kitlesi 18-22 yaş arası gençler.

Haydi bakalım bu markayı bütünleşik pazarlama iletişimini ele alış şekliyle bir inceleyelim.

Marka: Abercrombie & Fitch Co. (Abercrombie)
1999′da Amerikadaki satışı: 1.04 milyar dolar
1999 net geliri: 149.6 milyon dolar

Yüksek gelirliler için casual diye tabir edilen giyim ürünleri, aksesuarlar üretiyor. Modayı takip eden kesime satmaya çalışıyor. Marka imajını korumak için birinci kalite promosyon ürünleri kullanıyor. Genelde son trendleri takip ediyor. Markanın var olduğu pazara bakarsak Amerika’da Perakende giyim sektörü, rekabetin çok yüksek olduğu bir sektör.

Abercrombie’nin birincil rakipleri: Gap Inc. (The Gap, Banana Republic, ve Old Navy) ve J. Crew.

Marka Konumlandırma: Pazarın rekabetçi durumu dolayısıyla Abercrombie & Fitch müşterilerin isteklerine odaklanmak zorunda. Yüksek kalitede hizmet sağlayarak rekabetçi ortamda avantajı konumunu korumak zorunda.

Markanın başarılı olduğu alanlar marka imajı, hizmet ve kalite üstünlüğü. Markanın başarısı bu mesajını vermede ve bu üstün olduğu alanlar konusunda müşteriye sağlıklı biçimde ulaşabilmesinde yatıyor. Yani rakiplerine markalara kıyasla…Aynı anda da kar marjını sağlıklı bir biçimde koruyor.

Abercrombie & Fitch kendisini şöyle konumlandırıyor:

The Gap for Generation Y with its flagship stores.


Çevirmek zor ama
En çok satan ürünleriyle Y jenerasyonu için bir geçit. şeklinde çevirebilirim.
18 – 22 yaş arasını hedefleseler de reklamlar, pazarlama aktiviteleri genelde gençleri hedef aldığını gösteriyor.

Veeeeeee erotik yani seks içerikli şoklayıcı pazarlama faaliyetleri var… Sınırları da geniş.. Yani geniş derken, hem homoseksüel hem de heteroseksüelleri hedefleyen seks içerikli reklamlar yapıyor. Malum bu çağdaki gencin merakı o yönde olunca marka da bundan faydalanmak için o yöne eğiliyor. Bu tür pazarlamaya Shockvertising deniyormuş. Aklımızda bulunsun.
Hemencecik web sitesinden bir görüntü ile gözlerimizi gönüllerimizi renklendilerim…


Neler var shockvertisingde ve Abercrombie’nin pakedinde?
Provokatif resimler (Bruce Weber çekiyormuş)
Resimlerde kimler neler var?
İki cinsiyetten atletik yapılı, yarı giyinik, ve seksi tavırlar içerisinde bulunan insanlar, çıplaklık, alkol,
voyörizm (röntgencilik), homoerotiklik, arzulama, düş kırıklığı gibi ögeler.
Weber’in resimleri tahrik edici, harekete geçirici, baştan çıkarıcı, iç dünyayı çalkalayıcı, istek uyandırıcı…

Yani gençleri yakıyor geçiyor biçiyor. Öyle diyeyim. Başarı da işte bu resimlerden geliyor.

Son söze gelirken, markanın geleceğine bakalım isterim. Yolu açık… Fakat aynı şekilde seks içerikli reklamlara devam etmeli. Trendini ancak bu şekilde canlı tutabilir.


Son sözden sonra asıl eğlenceli kısma geliyoruz. Hiç bir gerçek Abercrombie mağazasına girdiniz mi?
Efendim ben girdim. Ortam şöyle: Yarı karanlık hafif loş bir ortam… Kapıda kocaman bir abercrombie giydirmesi yapılmış pano var. Onun önünde bir yakışıklı duruyor. Kot pantolon, gömlek, tabii ki de gömleğin önü iliklenmemiş. Kaslı bir vücut çarpıyor gözünüze ve yüz de çok fena değil.. Karşısında bir bayan aynı hoşlukta, kıyafetine bakamadım ama kadınsılığı öne çıkartacak şeyler giymiş olmalıydı.. Elinde polaroid makina..
Tabi şunu söylemedim. Mağazaya girebilmek için dışarıda 4-5 metrelik bir kuyruk var.. Girince bu manzara ile karşılaşıyorsunuz ve o yakışıklı gencimizle resim çektirebiliyorsunuz.. :)
BKZ:

Ve bu şekilde de koyup elinize veriyorlar anı diye…
İçerisi karanlık demiştim. Tabii ki de müzik çalıyor böyle neredeyse disko gibi.. Bir disko topu yok :) Dans edenler var.. Eee tezgahtarların işi ne sandınız? Dans etmek!! Öyle yardım etmek zorunda da değiller. Kafalarına göre :)

Kasa kuyruğu dışarıdaki kuyruğun yarısı kadar vardı. İçeride resim çektirmiyorlar fakat bir tane çekmeye çalıştım…

Ve kıyafetler de bakmaya elverişli şekilde dizilmemiş. Görmeye, görüp hemen almaya göre yerleşetirilmiş. Gardrobunudaki gibi katlı katlı duruyorlar birbiri üstüne. :) Yani alıcısı zaten biliyor bunun neye benzediğini alsın kasaya gitsin şeklinde..

Hey gidi koca dünya diyorum.
ve bir sonraki yazıma ne yazsam diye düşünerek (hoş aklıma var birşeyler) yazımı bitiriyorum.

Geyikten bahsetmedim ya, geyik bunların logosu geyik :)

KFC asfalta, yangın musluğuna reklam vermiş!

Cuma, 08 Ocak 2010

Reklama ayrılan bütçelerin kısılması ile 2010 yılı ilginç reklam ve pazarlama örneklerine şahit olacağımız bir yıl olacak gibi gözüküyor. Bu trendin ilk örneği Kentucky Fried Chicken’a (KFC) ait. Amerika’nın Indiana eyaletindeki iki şehir KFC’nin logosunu sadece beyaz renk kullanarak  yerel yangın musluklarının üstüne basmasına izin verdi. Bu şekile KFC kızarmış tavuk kanatlarının reklamını yaparken yangın musluğu ile kurulacak bağlantı sayesinde akıllarda kalmayı farklı olmayı planlıyor. Kampanyanın maliyeti 20 bin dolar. Peki getirisine bakalım. Kaç kişiye ulaşacağı konusu ise  limitsiz.

KFC yangın musluklarının tamiri, geliştirilmesi ve boyaması gibi genel masraflarını karşılayacak. Çünkü bu iki şehirde de bu tür masfrafları karşılayacak bütçe olmadığından böyle bir imtiyaz veriyorlar.
Geleneksek reklamcılık sonlanıyor da artık yaratıcı bir reklamcılık mı başlıyor? Hoşgeldin 2010 başka neler getirdin bize?

Linkteki videoda KFC asfalt üstüne reklamını koyuyor. Yine tamiratın masrafını karşılamak sureti ile tabii ki…  Re-Freshed by KFC! :)