Bir Marka Sosyal Mecralarda Nasıl Davranmalı?

10 Ağustos 2010

Sosyal medyanın PR yani halkla ilişkiler gücünü inkar etmek için deli olmak lazım. Markanız sosyal medyada yer alsın veya almasın, bir mutsuz müşteri memnuniyetsizliğini sosyal medyada yaymak için sizi beklemeyecektir. Facebook, friendfeed, Twitter, ekşisözlük veya forumlarda asla marka için olumsuz yorumlar girilmesinin önüne geçemezsiniz.

Yazının kalanını okuyun »

Foursquare ve Gowalla Karşılaştırması

13 Temmuz 2010

Tam sosyal medya artık Twitter‘dan sonra ne kadar ilerleyebilir deniliyordu ki, Foursquare çıktı karşımıza. Fakat aslında ilk o çıkmadı, rakipleri arasından parlayan o oldu demek daha doğru. Foursquare ile aynı hizmeti veren başka uygulamalar olduğunu ama bir sebepten tutmadıklarını bilmek gerek.

Bu bağlamda ilk anda aklımıza gelen isimler: Gowalla, SCVNGR, Yelp, Loopt, Plancast, BrightKite.

Bunlardan şu an için Foursquare’e en yakın rakip Gowalla. Gowalla Türkiye’de (henüz) pek fazla duyulmamış olmasına rağmen, Türkiye dışında ikili bir rekabet içerisindedir ve Foursquare yarışı önde götürmektedir.

Yazı için araştırma yaparken Dodgeball diye bir uygulamaya rastladım. Görseline bakarsanız Foursquare görsellerinde nereden esinlendiğini görmeniz mümkün.

DODGEBALL

Kuruluş Yılı: 2000
Google’ın satın alışı: 2005
Uygulamanın sonlandırılması: 2009

Dodgeball‘ın kelime anlamı bizdeki yakartop oyunu. 2000 yılında bu uygulama New York Üniversitesi’nde Dennis Crowley ve Alex Rainert tarafından kuruldu ve 2005 yılında Google tarafından satın alındı. Nisan 2007′de Crowley ve Rainert Google’daki deneyimlerini inanılmaz derecede kısıtlayıcı bulduklarını belirterek Google’dan ayrıldılar. Daha sonra Naveen Selvadurai’nin desteğini de alarak Foursquare’i kurdular.

Ocak 2009′da ise Google’dan Vic Gundotra, şirketin dodgeball.com’u birkaç ay içerisinde hizmete kapatacaklarını belirtti. Daha sonra Şubat 2009′da Google Latitude ile hizmete devam ettiler.

Yazının kalanını okuyun »

Ürün Yerleştirme (Product Placement)

21 Mart 2010

İnsanlar televizyondaki reklamlardan kaçmanın yolunu bulunca markalar da kendilerini müşteriye göstermenin bir başka yolunu aradırlar. Sonuç olarak PPL (Product Placement) yani ürün yerleştirme 1980′lerde ortaya çıkıtı.

  • Pazar, ürün yerleştirmenin etkili olduğunu düşünüyor.
  • Sinema izleyicilerin %61′i yerleştirilen ürünleri fark ettiklerini söylüyor.
  • İzleyicilerin %30′u filmlerde gördükleri ürünlerden en az birini denemeye ikna olduklarını söylüyor. Yazının kalanını okuyun »

Ambient Advertising (Ortam Reklamı)

08 Mart 2010

Çok düşük maliyetli ama çok hoşuma giden bir reklam, Electrolux elektrikli süpürge reklamını görüyorsunu yukarıda…

Ambient reklamı olarak kulağı en az tırmalayıcı biçimde çevirdiğim reklam türünü kısaca özetleyen ve örneklerle zenginleştiren bir yazı oldu bu.

Yazının kalanını okuyun »

Google Buzz

19 Şubat 2010

Google Buzz, Google tarafından 9 Şubat 2010 tarihinde lansmanı yapılmış bir ürün yani bir hizmettir.

Google Buzz, sosyal medya dediğimiz ürün gamına dahildir. Bu bağlamda fotoğraf, video, linkler ve videoların paylaşımında kullanılmaktadır. Aynı anda anlık iletişim için de kullanılmaktadır. Gmail ile entegre şekilde kullanılmaktadır.

Picasa, Flickr, Google Reader, YouTube, Blogger ve Twitter şu an için Buzz’a entegre olan araçlardır. Buzz’un ortaya çıkmasının sebebi, Google’nin sosyal ağ olan Facebook ve mikro blog sayılan Twitter ile rekabet etme isteğidir. Ayrıca Google’nin yine kendi ürünü olan Google Reader ile de entegre olmuştur.

Yazının kalanını okuyun »

Sosyal Medya

17 Şubat 2010

 

  • Dünya üzerinde her üç kişiden ikisi sosyal ağları ziyaret ediyor. (Nielsen,2009)
  • Twitter’ın geçtiğimiz yıl için büyüme oranı: % 1500 (Nielsen,2009)
  • Twitter’da açıldığı günden bu yana 6,7 milyar tweet gönderildi. (Gigatweet, 2009)
  • Her gün YouTube’da 100 milyon video izleniyor ve dakikada 20 saatlik video yükleniyor. (YouTube, 2009)
  • Her gün Facebook üzerinde 8 milyar dakika geçiriliyor ve 285 milyon adet içerik paylaşılıyor. (Facebook, 2009)
  • 350 milyon aktif kullanıcısı ile Facebook bir ülke olsaydı Çin ve Hindistan’dan sonra dünyanın en kalabalık üçüncü ülkesi olurdu. (Wikipedia, 2009)
  • 307 milyon üyesi ile YouTube ise Çin ve Hindistan’ın ardından yine üçüncü en kalabalık ülkesi olurdu. (YouTube, 2009)
  • Türkiye Avrupa’nın internette en çok zaman geçiren ülkesi. (Comscore, 2009)
  • İnternet kullanıcılarının sadece yüzde 65,1′i e-posta kullanmış, sosyal ağları kullananlar ise yüzde 68. (Nielsen, 2009)
  • 14 milyondan fazla kullanıcıyla Türkiye Facebook’ta en aktif üçüncü ülke. (Facebook,2009)
  • Friendfeed’in dünyada en popüler olduğu ülke Türkiye. (Alexa,2009)

Yazının kalanını okuyun »

Pazarlamanın perde arkası: Ayna Nöronlar

12 Şubat 2010

Ayna nöronların keşfi pazarlama ve reklamcıların ekmek yemesine vesile olan önemli bir keşifmiş. Martin Lindstrom tarafından yazılan Buyology isimli kitabı okudum geçen gün ve hoşuma giden kısımları kendi örneklerimi de ekleyerek sizlerle paylaşmak istedim..

Ayna nöronları inceleyen ilk kişi Giacomo Rizzolatti olmuştur. Etik sebepler dolayısıyla insan beyni üzerinde elektrot yerleştirme izni olmadığı için araştırmalar makaklar üzerinde yapılmıştır (Yıl 1992). İncelemelerde nörologların motor öncesi bölge dedikleri bölge incelenmiş. Maymun bir cevizi kaparken bu bölgede aktivite görülmüş. Bir gün Rizolatti, öğrencilerinden birisini elinde dondurma külahıyla görünce maymunun ona imrenerek baktığını ve motor hareketler esnasında aktif olan kısmın tekrar aktif olduğunu fark etmiş. Maymun hiçbir eylemde bulunmamış olmasına rağmen dondurmayı yemiş olduğu takdirde beynin göstereceği tepkiyi vermiştir. Bu nöronlar bir eylemi başkasında gözlemlerken harekete geçen nöronlarmış.
Bu nöronların çalışması belli bir nesneyi içeren hareketlere verilen tepkilerle olurmuş. Yani koşmak yürümek değil de, birisinin karpuz yediğini görüp canınızın karpuz çekmesi gibi nesne (karpuz) içeren durumlar gibi… Çocukken en çok dondurma çekerdi canım. Demek ki o bölge aktive oluyormuş…

Mesela bilgisayardaki motor yarışında kafanızın istemsice sağa yatması, futbol maçı izlerken şut atılınca kasılmanız, sinemada Ada ile Alper (Issız Adam)’in son sahnesinde gözleriniz dolması, hastahanelerde kendimizi hasta gibi hissetmemiz, babanne/annanenizin vurdulu kırdılı filmleri izlerken of of ay ay demesi… Bunların hepsi ayna nöronların marifetidir.
Hatta birisinin başına gelen kötü olaylardan zevk almanın bile ayna nöronlarla ilgili olduğu düşünülür. ESNEME.. ESNEME.. Esnediniz mi? Yani ayna nöronlar sadece gözlemlerken değil, dinlerken, okurken her zaman olabilir.
Belki de köpeğimi denizin üstünde kucakladığım zaman patilerini yüzer gibi yapması da bundandır.

Şimdi öğrendiğimize göre uygulamaya geçelim. Bir mağazanın vitrinine bakıyoruz. Mankenin üstünde daracık çok hoş bir kot taşlanmış, çok tatlı bir pembe bluz yazlık… Fular… Veya çok hoş bir takım beyaz.. Siyah şık bir gömlek..


İçsesiniz: Ah ben de alsam şu kottan bir de bluz.. Fırfırlı .. Ben de böyle gözükürüm, işte tam bu manken gibi.. XX veya XY de çok beğenir beni böyle görünce.  Dışses: Pardon ben bu bluz ve kotu denemek istiyorum, …. alıyorum bunları… Trink! İşte olay bu kadar basit!

Özenmek, bir kişiliğe bürünmek

Bu fikirle ortaya çıkan hangi ürünler var desem aklınıza gelmez ama yardımcı olayım o zaman fark edeceksiniz:
1.Nintendo Wii Guitar Hero: Gitarınızı boynunuza asıyorsunuz ve şarkıyı çalmaya başlıyorsunuz. Ve bir anda kendinizi gerçekten şarkıyı söyleyen gibi havalı karizmatik ve beğenilen birisi gibi hissediyorsunuz. Ayrıca onun gibi gitar çalabildiğinizi, aynısını yapabildiğinizi düşünüp kendini becerinize hayran kalıyorsunuz. Fiyat 90 dolar civarında.
2. Giyim’de bunu herkes yapıyor ama Abercrombie Fitch bunun en kralın yapıyor arkadaşlar. O taze beyinler Abercrombie giyince mağazalardaki koca göğüslü albenisi hayli yüksek mankenler gibi çekici, veya o kaslı erkekler gibi karşıkonuamaz olduklarını hissediyorlar. Ve bu hisle dolup taşarken içleri, aynı anda kollarının altına birkaç üst baş sıkıştırıp kasa kuyruğunda heyecanlı bir bekleyişe başlıyorlar. Abercrombie Fitch Londra mağazasında evet, gerçekten de 2 metrelik kasa kuyruğu var, şahidim ben gördüm. Kasayı terk ederken elde o fiyakalı abercrombie fitch yazılı poşetlere çıkmanın manevi değeri pahabiçilemez.

Ayna nöronlardan bahsederken çağrışımlardan bahsetmiştim. Ayna nöronların çalışmasının ökoşulu dopamindir. Yani bağımlılık yapıcı mutluluk salgısı. Yeni olan birşeyleri satın alırken insan heyecanlanır o sırada dopamin salgılanır. Hatta kimi zaman satın alma düşünüldüğünde dopamin salgılanır ve satın alma işlemi çok hızlı olur. Ertesi gün bunu ben neden aldım diyebilirsiniz. Mesela mağazalarda çok duydum şunu:
Müşterinin beyninde akıp gider düşünce: Evet evet yeni birşey yeni bir elbise ihtiyacım yok ama güzel bu güzel! Haydi almalıyım almak almak!
Ödeme yapılır.. Dopamin salgısı en yüksektedir… Kapıya yönelinir..
Kasiyer: Hanımefendi paketinizi almayı unuttunuz!
Hatta belki 1 yıl sonra müşteri şöyle düşünebilir: Bunu da aldım ama hiç giymedim… Versem mi birisine? Rengi de soluk gösteriyor zaten beni..

Sırf kıyafette değil iPhone’dan Harley Davidson’a kadar tüm bu markalar bu dopamin salgısının etkisi ile bize çok havalı geliyor. Bu hava atma beğenilme duygumuzun altına karşı cinsi etkileme var aslında. Yani herşey dönüp dolaşıp cinselliğe ve karşı cinse bağlanıyor.

Yapılan araştırmalarda dopamin salgısının bir ürünü satın almaya karar verdiğimiz ilk anda salgılandığı bulunmuş. Fakat araştırmalar şunu da gösteriyor ki bu eylemi yapan 1. elden siz olmasanız birisinin bu işlemi adım adım yaşamasına tanık olsanız dahi aynı heyecanı yaşarsınız. fMRI ile yapılan beyin taramalarında bir paketi açarken veya yeni birşey satın alırken beyinde aktif olan kısım ile bir başkasının yeni birşey almasını izlerken aktif olan kısımla aynı. Diğer bir deyişle youtube’dan birisinin iPhone alışını seyretmek ile kendinizin iPhone alması aynı hisleri yaşamanıza sebep oluyor.

Dopaminin yanıltıcı etkisinden kurtulmak isteyen dopaminzedelere bir tüyo vereyim: alım kararınızı erteleyin. O dükkanı terk edip başka yere gidin eğer gün sonunda hala o ürünü almayı istiyorsanız alabilrisiniz fakat büyük bir ihtimalle aklınıza bile gelmeyecek yani almış olsanız bile unutacaksınız onu.. Eğer hatırlıyorsanız ve hala istiyorsanız kararınız kesinse gerçekten ihtiyacınız var diyebiliriz.

Markalar için ise tavsiyem, nöromarketingi yapın! Calvin Klein’in yolundan gidin. Hep ses getiren seksi çağrıştıran, hatta pornografik olduğu gerekçesiyle ertesi gün kaldırılan reklam panolar ile Klein efsane haline geldi. Marka insanda seksi, beğenilmeyi çağrıştırsın, en kısa ve en verimli yol bu!

Organik Jean

07 Şubat 2010

Organik olmayı, doğal olmayı ilkin yiyeceklerde gördüğümü hatırlıyorum. Hafızam yanıltmıyorsa tabii.. Daha sonra birçok şirket çevreyle dost, dönüşüme elverişli ürünler kullanarak ‘yeşil’ olma yolunda ilerledi. Derken birileri organik tişört çıkartık dedi, olay tekstile geçti. Organik ev de duyduk (Yeniliyor mu ne yani diyesi geliyor insanın..)

Ben bu haberi görünce hem güldüm hem de ilginç geldi ve paylaşayım dedim.
Şimdi organik tekstil ürünleri ilk aklıma geldiği gibi yenilebilir demek değil, üretiminde kullanılan koton yani pamuk bu galiba, tamamen doğal olarak üretilmiş oluyor bu sebepten üretilen ürün de organik olarak adlandırılıyor.
Organik tekstil ürünleri pazarda zaten mevcuttu bu çok yeni birşey değil. Hatta birkaç bilinir blucin markası da organik blucin ile pazarda bulunuyor. Fakat Brezilyalı blucin markası Tristar ilginç birşey yapmış. sadece organik olarak yetişen pamukları kullanmıyorlar..

P.S: Organik olmayan pamuk üretiminde 3x zirai ilaç kullanılıyor. Organik pamuk üretiminde 1x zirai ilaç kullanılıyor. Ayrıca yıkama işlemince kullanılan su da az oluyor. Net kar: 2x daha az zirai ilaç kullanılıyor + su tasarrufu

Jean’i buzdolabına atıyorsunuz 24 saat içinde bütün bakteriler ölüyor. Yıkama yok. Ayrıca bu dondurma – çözdürme işlemi ile kotun dokusu yumuşuyor ve her seferinde ilk formuna kavuşuyor, güzelleşiyormuş.


Fikir ilginç ama işlevsellik kısmına bakmak istiyorum? E pislik kir pas ne olacak? Lekeler falan?
Bu dondurucuya atma sağlam lekelerden kurtulmanıza yaramıyor. Çok kirlenince yıkamak lazım.. Fakat kullanıcılar detaylara önem veriyorlar ve bu da bir detay. Nasıl ki yırtık, taşlanmış, desenli gibi birçok tür var, bu da başka bir özellikli… Işıklısı seslisi de çıkar.. Ayrıca kotun üstüne makarna sosu döktüyseniz tersini çevirip giyebiliyorsunuz. Her iki tarafı kirlenince artık mecbur yıkayacaksınız..

Marka’nın sahibi Jandira Barone’a göre kotlar organik pamukla üretilmiş olan Brezilya ürünü olmanın dışında kimyasal ve su kullanımının minimizi edildiği doğayla dost bir ürün. Çünkü kot yapımında kullanılan Top 9 kimyasalın 5′i kanserojenmiş. Barone bu noktaya değinerek markanın yeşil’e olan bağlantısını vurguluyor..

Bu arada kotun satış fiyatı 150 dolar. Ve yine bu alerjen bünyeler, doğa dostu olup fark ödemek isteyenler dışında kimler alır ben bilemedim. Ama ilginç mi? ilginç.. Durum böyle giderse evlere alınacak yeni gereçlerimiz:
Bir adet kıyafet dondurucusu, raflı.. çorap bölmeli… (dondurucu, ozona zarar)
Kot ısıtıcısı (bunun kışı da var sonuçta..)
Veya kotu mikrodalga fırında ısıtmak gibi yeni deneyler..

Burası İstanbul / Here is Istanbul

02 Şubat 2010

Mavi Jeans – Burası İstanbul

Bu yazıma başlarken aklımdaki fikir bu güzel ve başarılı sayılabilecek, fakat tabii ki de negatif geri bildirimleri de beraberinde taşıyan bir reklam filminden bahsetmekti. Fakat sonra bu reklam filmini çeken ajansı araştırdım ve Ali Taran ismiyle karşılaştım. Minik bir parafrafta Ali Taran’a yer verip devam edeceğim:

Normalde Ali Taran sektörde çok bilinir, fark yaratır bir kişi (ajans)’mış fakat sektörde olmayanlar pek ismini bilmezmiş. Hatırladığımız birçok güzel reklamın altında aslında Ali Taran Creative Workshop (ATCw)’nin imzası var:

  • Filli Boya
  • BMC (Şafak Sezer’in BMC fabrikasındaki çaycıyı oynadığı sahne, Meendis beey meendis beeyy diye gider…)
  • Fındık Tanıtım Grubu (FTG) daha doğrusu şöyle demeliyiz: Agaanigi naganigiiii
  • Ali Desidero ile Derby Traş Bıçağı
  • Mavi Jeans, Cem Yılmaz blucinini yıkar ve asar…

Ayrıca kendisi bir (işlevsel!) TV programında jüri olarak görev alıyormuş. Artık kendisini pazarlamaya geçmiş, yani ismini duymayan kalmayacak fakat hangi sektörde çalıştığını bilmeyen grup pek aydınlanmış sayılmayacak.

Buralarda yokken guerilla marketing adına Türkiye’de göğüs kabartıcı gelişmeler olmuş.

İlk adım Vodafone’dan gelmiş: Özgür cep isimli yeni tarifesini tanıtmak için kimi internet sitelerini hackleyerek 1 saatliğine kapatmış ve kendi kampanyasını duyurmuş.

Vodafone Hack adı altında trafik yoğunluğu yüksek ve 25 yaş altına hitap eden birçok site ( komikler.com, izlesene.com, ortakantin.com, sinemalar.com, webaslan.com, sporx.com, akampus.com gibi siteler) 30 sn boyunca Vodafone tarafınadan kapatıldı. Uludağ Sözlük ise bu sitelerden farklı olarak 1 saat süreyle Vodafone tarafından Hack‘lendi. Metin yazarlığı ve medya planlaması açısından (Kampanya’nın mimari C-Section medya planlaması Isobar) çok başarılı bulduğum kampanyanın amacı Vodafone’nun Cep Özgür tarifesini duyurabilmek.

Ayrıca outdoor yani dışmekan reklamlarında da sprey boya ile reklam panosunun üstüne yazılmış görünümü veren afişleri heryana koymuşlar. Dikkat çekti mi? Çekti.. Fakat bu reklamlardan hoşnut olmayan gruplar da var. Fakat hoş.. Neden?

1. Farklı

2. Outdoorlar haricindeki eylemlerin çok pahalıya patladığını sanmıyorum, getirdiği sese ve yarattığı farkındalık durumunu değerlendirirsek verimli bir çalışmaydı

3. Pasif duruştan aktif duruşa geçişin işaretçisi, triopol (denir mi bilmiyorum ben yapım!) bir pazardan bahsediyoruz, biraz aktivite olmalı. Yurt dışında O2, Orange, Vodafone , 3, T-Mobile çok güzel müşteri kapmaya oynuyorlar!

İkinci adım Mavi Jeans’ten gelmiş: Burası İstanbul adı ile iddialı bir reklama başlamışlar. Mavi Jeans’in birçok ürününde İstanbul teması işlenir. Tişörtlerde net biçimde görebilirsiniz. Bu reklamlarla yeni bir tarzı, özgün tarzı savunan, İstanbul’un  kapalılıktan, tekdüzelikten yani geleneksel yapısından sıyrılıp kozmopolit yapısını ön plana çıkaran, değişimi ve farklılığı kaldıran bir şehir olarak vurgulanmış.. Bu reklam özellikle hoşuma gitti. Nedenler???

1.Ali Taran’ın elinden çıkmış olması beğenimi toplamasına yetti,

2.Reklam sadece Türkiye’de değil yurt dışında da here is Istanbul şeklinde yayınlanıyormuş.. Istanbul’u tanıtan bir güzel reklam olduğu için sevdim

3.Anlatması zor ama İstanbul’a özgü karakterler marka üzerine yansıtılıyordu. İstanbul’u seven birisi, bu markaya da sempati duyacaktır. Bkz: DKNY de New York üstünden gidiyor..

4.Negatif tepki de alacaktır. İstanbul’un iki ucu var sonuçta sen kimi kandırıyorsun kardeşim diyenler de olacaktır. Burası Bursa! İstanbul değil diyen de olacaktır.. Tahminimce negatif tepkinin geldiği kesim de hedef kitle değildir. Yeni bir tart bir görünüş arayan kendini ifade biçimi olarak giyim ve modayı gören genç kesime bu mesaj ulaşmış olacaktır..

5. Fark edenler olmuştur, Mavi Jeans olarak değil Mavi olarak yapıyorlar reklamı, yani ürün grubunu kısıtlamıyorlar.. Başarılı! Zekice..

Sonuç olarak güzel çalışmalar, emek var, fikir var, başarısız bile olsa bunları görmek güzel, daha fazlasını bekliyoruz!

Ekvator Cafe, Web2.0′ı kullanıyor

27 Ocak 2010

Facebook’ta gönderilen davetiyelere, gruplara pek bakmam ilgilenmem, çoğu gereksiz geliyor. Pazartesiden nefret eden n! kişi bulabilirm gibi isimlerle kurulan garip gruplar mevcut. Fakat daha önceki yazımda da yer vermiş olduğum gibi markalar, gerek giyim kuşam olsun gerek yemek içme mekanı olsun web2yi pazarlama aracı olarak kullanıyorlar.

Hedef kitleye ulaşma yolunca kullandığınız her yol doğru yoldur.

Facebook’ta bir etkinlik davetiyesi aldım.

HERKES ÜCRETSİZ BEŞİBİRYERDE KAZANIYOR :)

LİSTEMİ DAVET EDERİM,ÜCRETSİZ BEŞİBİRYERDE SHOTLARIM

Etkinlik sayfasında neler yapmanız gerektiği adım adım yazıyor. Arkadaşlarınızı Ekvator Cafe Grubuna davet ediyorsunuz. Bunu da görüntülü birşekilde kanıtlıyorsunuz. Bu etkinlikten sorumlu olan arkadaşa e-mail yolluyorsunuz. Daha sonra Ekvator Cafe’ye gelip garsonlara isim soyadınızı söylüyorsunuz,  ve beşibiryerde isimli shot serisini ücretsiz olarak alıyorsunuz.

Bunun neresi pazarlama diyen birisi olduğunu varsayarak ona cevap vermek istiyorum:

1. Ekvator Cafe neymiş gibi sorularla insanlarda farkındalık yaratılıyor. Sadece benim başıma gelmiyordur. Herkes Taksim’e gittiğinde bu sefer de yeni bir mekana gidelim diyordur. Nereye gidelim gibi sorular sorular ve grup yine en son gidien yere gider. Fakat bu etkinlik ile Ekvator Cafe’den haberdar olan arkadaşımız Xcan der ki: Ekvator Cafe diye bir yer varmış Mc Donalds’ın sokağında bi bakalım oraya baba! şeklinde bir muhabbetin gelecekte geçmesi çok olası.

2. Önce ücretsiz olarak shot’lar içilecek. Ondan sonra hop diye kalkılmaz, birşeyler daha ısmarlanır. Böylece müşteri çekilmiş olunur.

3. Gelenlerin mekanı sevmesi sonucunda alışkanlık olarak sürekli oraya gitmesi ihtimali mevcut. Yani, bağlılık oluşur. Ve bir müdavim, yanında sürekli başkalarını getirir. Reklam yapmaya verilecek para ile sadece 2-3 içki maliyeti olur ki o da kıyaslanırsa çok büyük bir mebla olmasa gerek.

Ekvator Cafe’nin ilk çalışması bu değil aslına bakarsanız daha önce de kimi denemeleri olmuştu. Kısmen vakit öldürücü de olsa kısa süreli bağımlılık yaratan bir oyun vardı internet sitesinde. Cafe’nin maskotu olan papağanlara tıklayarak kart eşleştirme şeklindeki bir hafıza oyunuydu ve dereceye girene ücretsiz yemek veya içki veriyorlardı. 2 hafta boyunca sürekli olarak o oyunu oynadım. Ve 3. haftada pek başarılı geçmeyen sonuçlardan sonra Taksim’de dolanırken Ekvator Cafe’ye gitmeye karar verdim. Önceden benimseyip sevdiğim içnmidir, bende bir sempati uyandırmış olduğu içinmidir bilmiyorum, çok hoşuma gitti mekan. Ne zaman Taksim’e gitsem orada birşeyler yapmak istiyorum. Bu sebebini çözemediğim psikolojik bağlılığın sebebi oyunlar, promosyonlar, kampanyalar!

Yani pazarlamanın amacını bilsem de yemi yemeden duramıyorum.